|
|
#1 | ||||||
|
Tüm General
|
Kişiliğine dair bir anı
En yakın hizmetkarının ağzından
aktarılan bu öykü, Atatürk'ün liderliği hakkında çok önemli ipuçları vermektedir: --Dr. Reşit Galip, Atatürk'ün çok sevdiği ve nazını çektiği arkadaşlarından biriydi. Sevdiklerinin nazını çekmek, zaten Atatürk'ün başlıca iyi huylarından biriydi. Reşit Galip'in zekasını, çalışkanlığını, enerjisini, doğru sözlülüğünü, devrimciliğini, yurtseverliğini, kendisine bağlılığını çok beğenirdi. İşte Atatürk'le Reşit Galip arasında geçen oldukça ilginç bir tartışma vardır ki, birçokları tarafından yanlış bilinmektedir. Bir akşam sofrasında geçen bu tartışmayı; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir yazısında yazmış, sonunu da bilenler tamamlasın demişti. Bilenlerden biri olarak üstadın bu makalesini tamamlamaya çalışacağım. Atatürk asla kin tutmazdı. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir zaman sonra onu affeder, olanları unuturdu. Bu yüzden çevresinden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, eski yerlerini alırlardı. Atatürk'e karşı gelen ve meydan okuyan Dr. Reşit Galip de işte gözden düşüp, sonra itibara kavuşanlardandı. Dolmabahçe Sarayı'nın harem kısmında (hususi daire) akşam sofrasını yeni kurmuştum. Mevsimlerden yazdı. Konuklar birer ikişer geldiler. Ruşen Eşref Ünaydın, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Dr. Reşit Galip, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve bayanlar vardı. Yemek süresince herkes, her konuda konuştu. Gece yarısına dek süren toplantının sonuna doğru, halkın eğitilmesiyle ilgili konular tartışılmaya başladı. Milli Eğitim sorunları eleştirilirken Reşit Galip'in ayağa kalktığını gördüm. Doktorun pek tabii sayılmayan bir hali vardı. Coşkuyla konuşuyordu. İçi içine sığmıyordu. O tarihte Halkevlerinin denetimi, C.H.P. Parti Meclisinde bulunan Reşit Galip'in elindeydi (Metni okuyan İbrahim Cüceoğlu, o dönemde Parti Meclisi olmadığını sözü edilen Kurulun ya Parti Divanı ya da Parti Genel İdare Kurulu olduğunu söyledi. Granda yanılıyor herhalde. E.K.). Reşit Galip söze, o zamanın Milli Eğitim Bakanı Esat Hoca'dan yakınmayla başladı. Halkevlerinin temsil kollarında oynanacak piyeslerdeki kadın rolleri içim Kız Lisesi'nden kendi istekleriyle seçilecek amatör ruhlu kadın öğretmenlere, Esat Hoca'nın izin vermediğini söyledi. Tiyatronun eski Yunan'dan beri insanlık için bir sanat ve kültür kaynağı olduğunu, Halkevleri temsil kollarının da bu amaçla kurulduğunu, kadının bu kültür hareketinin dışında bırakılamayacağını, böyle bir düşüncenin devrimlerin ruhuna aykırı düşeceğini belirttikten sonra, sesini perde perde yükselterek: --Yaşlı insanlara Vekillik yaptırılmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor!-- diye sert bir dille konuşmaya başladı. Atatürk biraz şaşkınlık, fakat büyük bir sabır ve durgunlukla dinlediği bu sözlerden sonra, --Merak etmeyin, hepsi düzelecek-- diye doktoru yatıştırmaya çalıştı. Atatürk'ün geceki sabrına şaşıyordum doğrusu. Eyüp Peygamber'de bile böyle sabır yoktu belki. Benim gibi herkeste de aynı şaşkınlık vardı. Atatürk, doktoru bir kez daha sabır ve durgunluğa çağırdıktan sonra, --Siz böyle konuşmakta devam ederseniz, ben size muhatap olmamakta mazurum.-- dedi. Fakat, doktor öylesine doluydu ki, giderek sesinin tonunu yükseltiyor, sözlerine gem vuramayarak daha tiz perdeden saldırılarını arttırıyordu. --Kabahat hep sizde. Hocadır diye cahilleri başımıza koydunuz ! -- Sofrada bir bomba etkisi yapan bu konuşma üzerine Atatürk, --Memlekette Maarif Vekili yok mu?..-- --Var ya, Esat Hoca mükemmeldir-- deyince Reşit Galip, --Hayır-- anlamında başını sallayarak, --Çok iyi ama çok da ihtiyar. Artık ondan geçmiştir: Bu memleketin Maarif Vekili o adam değildir. Bu memlekete daha dinç bir Vekil gerektir.-- dedi. Bunun üzerine Atatürk'le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti: --Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur. Kültürü yerinde, ilim bilgisi vardır. Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem. Beni okutan adam nasıl Maarif Vekili olamazmış?-- --Değil seni okutmak; senin Allahını okutsa yine bu adam Maarif Vekili olamaz!-- O devirde dalkavukların yanında böyle medeni cesaret sahibi, sözünü sakınmaz cinsten kimseler de vardı. Fakat bu derece ileri gideceği, bir hükümet üyesi hakkında, hem de Atatürk'ün önünde bu derece şert konuşacağı kimsenin aklından bile geçmezdi. Hepimizin rengi sararmıştı. Korkudan titriyorduk; konuklar donup kalmışlardı. Hiç beklemediğimiz bu konuşma herkesi şaşkına çevirmişti. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Hareketsiz, bu patlak veren olayın nereye varacağını düşünüyordu. Sinirden titrediğini ve ellerini masaya dayadığını gördüğüm Atatürk, tarifsiz bir şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden şu buyruğu verdi: --Lütfen sofrayı terkediniz!-- O an biraz ferahladık. Reşit Galip kalkıp gider olay da burada kapanır, ertesi gün unutulur, diye umutlandık. Ne yazık ki, sevincimiz bir iki saniye sürdü. Reşit Galip coşmuştu bir kez. Ne karşılık verdi dersiniz? .--Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Burada oturmaya benim de sizin kadar hakkım vardır. Gerçi biz Saraydayız ama, hocanız Hace-i Sultani değildir. Cumhuriyette tenkit serbesttir...-- diye başlayınca, Atatürk yavaşça yerinden kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra: --Öyleyse müsaade ederseniz ben terk edeyim-- dedi ve dünyada eşi, benzeri görülmemiş bir efendilik ve büyüklük örneği göstererek ayağa kalkıp salondan çıkıp, gitti. Hemen arkasından koştum. Doğru harem kısmındaki yatak odasına girmişti. Ben de arkasından girdim. Her zaman olduğu gibi kapıları kilitledim. Atatürk, soyunana kadar bir kelime konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Yüzü sapsarıydı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra belki de hiç kimse O'nunla böyle konuşmamıştı. --Çelebi Efendi, desene ki, yılanı koynumuzda büyütüyormuşuz-- dedi. Karşılık vermeyerek yavaşça kapıyı açıp dışarıya çıktım. Oradaki görevim bitmişti. O sırada yaver, dağılmaya hazırlanan sofradakilere şu emri getirmişti: --Reisicumhur Hazretleri kendileri varmış gibi sofranın devamını arzu ediyorlar.-- Yemek salonuna dönünce bir de ne göreyim. Reşit Galip rakı kadehini dişlerinin arasına almış, kemiriyor. Başucunda da Recep Zühtü ve Kılıç Ali duruyorlar. Öbür davetliler gitmişler. Reşit Galip başını kaldırıp beni görünce: --Çelebi, bana bir kadeh rakı ver!-- diye bağırdı. Nasıl verebilirdim bu durumda? --Efendim, kilerci uyumuş-- diye atlatmaya çalıştım. --Demek bana verecek bir kadeh rakın bile kalmadı, desene. Öyleyse kalkıp gidelim-- diye acı acı söylendi. Sonra, Recep Zühtü ile Kılıç Ali'nin koluna girerek salondan çıktı. Ne yalan söyleyeyim olaydan çok üzüldüm. Çünkü Reşit Galip'i gerçekten çok seviyordum. Aralarının açılmasına gönlüm razı değildi. Fazla içip de daha kötü bir olaya meydan verilmemesini istemiş, bu yüzden --rakı yok-- demiştim. Rahmetliye bir kadeh rakıyı esirgeyişim içimde eziklik olarak kaldı. Ertesi gün Reşit Galip, Atatürk'e ve İstanbul'a küserek Ankara'nın yolunu tuttu. Hatta cebinde on lirası bile olmadığı için tren parasını umumi katip Tevfik Bey'den borç aldığını hatırlarım. Aradan bir ay geçmişti. Biz yine İstanbul'daydık. Saat onbeş sularında yemek salonuna gelen Atatürk bir ara bana, --Çelebi Efendi, şimdi Ankara'da Reşit Galip Bey bir konferans verecek. Onu dinleyelim-- dedi. Daha şaşkınlığım geçmeden koşup radyoyu açtım. O zaman önemli konferanslar radyoda verilirdi. Reşit Galip'in Türkocağı salonunda verdiği bir saatten fazla süren konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra, gözlerinde bir sevinç pırıltısı yanıp söndü. --Kendisini affettirdi-- dedi. Onbeş gün kadar sonra güzel bir sonbahar günü biz Ankara'ya gittik. Ertesi akşam Reşit Galip'i sofraya çağırılmış gördüm. Sanki aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi hareket ediyorlardı. Atatürk bir ara Reşit Galip'e doğru eğildi, sadece onun işitebileceği bir sesle, --Yarından itibaren Maarif Vekilisiniz-- dedi. Birkaç gün sonra da Anadolu Ajansı, Reşit Galip'in Milli Eğitim Bakanı olduğunu haber veriyordu. O gece sofra oldukça kalabalıktı. Reşit Galip'in üzerinden sevinç akıyordu. Toplantının en kıvamlı anında Atatürk, kapıda duran askerlerden ikisini çağırdı ve güreştirmeye başladı. Çoğunluk böyle yapar, gezilerinde olsun, köşkte olsun yiğit Mehmetçiklerden birkaçını yanına çağırarak güreştirir, Türk gücünün nelere yettiğini gözleriyle görmek isterdi. Hatta yanında bulunan çok sevdiklerini, bu Mehmetçiklerle -istemeseler bile- güreş tutuşturur, onların hırpalanışını hazla seyrederdi. Birkaç keresinde Mehmetçikleri kendisiyle güreşe davet etmiş, fakat hiçbiri, --Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi, biz mi getireceğiz-- diye güreşe yanaşmamışlardı. Güreş çok zevkliydi. Hepimiz büyük bir dikkat ve merakla sonunun nasıl geleceğini bekliyorduk. Reşit Galip'in işe merakı son haddini bulduğu bir sıra, Atatürk, askerlere işaret ederek yeni Bakanı --altı okka-- yapmalarını emretti. Hepimiz şaşırmıştık. Bakan da öyle. Daha şaşkınlığımız geçmeden o babayani iki asker, Reşit Galip'i karga tulumba kucaklayıverdiler. Havaya kalkan Bakan, önce bir iki çırpınmayı denedi; fakat ne haddine. Dev gibi muhafızların birer çelik pençeyi andıran elleri arasında kıpırdamak ne mümkün. Toplantıda bulunanlarda heyecan son haddini bulmuştu. Sonunun ne olacağını merak ediyorlar, adeta nefes bile almaktan korkuyorlardı. Atatürk ise soğukkanlı ve tabii görünüyordu. Askerler, Reşit Galip'i iki üç kez havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları sırada Atatürk'ün bir işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar vargüçleriyle havaya sallıyorlardı. Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan şonra (biz çocukluğumuzda çok oynardık) Atatürk, Mehmetçiklere: --Yeter !-- dedi. Sonra sofradakilere döndü. Gülerek, --Biz istersek böyle de hareket edebiliriz-- dedi. Acaba Atatürk, bu oyunla; vaktiyle kendisine hakaret eden Reşit Galip'e centilmence bir ders mi vermek istemişti? Ama ben, bunun şaka çerçevesini hiçbir zaman aşmadığını sanıyorum. Atatürk, Reşit Galip'i sevmeseydi, o olaydan sonra onu ne Bakan yapardı, ne altı okka ettirirdi. Atatürk, vaktiyle kalk dediği halde sofradan kalkmayan Reşit Galip'i isterse böyle kaldırabileceğini mi ima etmişti acaba?-- (Bu öykü Atatürk hakkında anlatılanlar arasında en değişik aktarılanlardan biridir. Olay, aralarında Afet İnan ve Hasan Rıza Soyak da bulunan çeşitli kişiler tarafından farklı anlatılmıştır. Aslında olayın içinde bir de Madam Vera --Rose et Noire--kulübüne ilişkin olup bitenler vardır..
__________________
Cebren ve hile ile aziz vatanın,bütün kaleleri zapt edilmiş,bütün tersanelerine girilmiş,bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şeraitten dahi elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde,iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler,hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerini siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.Millet fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. K.ATATÜRK |
||||||
|
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|